Hayret etmiş olmalısınız, kalbim hezarfen misali havalanınca*

By

* Kemal Sayar’ın bir şiirinden…

Merhaba tüm organik ve yapay yaşam formları,

“Ruhun ferahlığı, aşırılıklardan ve kötü hislerden arınmakla, sadeleşmekle olur. İnsanın kendini budaması denir buna. Ağaçlar daha gürbüz, canlı ve verimli olsun diye farklı mevsimlerde budanır. Ruhun da kendine gelmesi, kendini yenilemesi, kanatlanması ve özündeki güzelliği koruması için bir budanma zamanı vardır.“ diyor yazar Güzelin Serzenişi kitabında. Ben de 2024 yılıma ‘seni ne eksik bırakıyorsa sen de onu bırak’ düsturu ile başladım ve hafif hafif kendimi, ruhumu budamaya başladım. Beni eksik bırakan dallarımı budadıkça, yapraklarıma can geldi, tomurcuklarım birer birer açıp ruhumu çiçeklendirmeye ve kanatlandırmaya başladı. Elbette dallarımı budama süreci sancı doluydu; derin tefekkürler, iç çatışmalarımı çözmek için harcanan düşünce mesaileri ve değişken duygu durumum ile tam bir karmaşa içindeydim. Bu süreci yaşarken yine kitaplar ve yazarlar elimden tuttu.

Peki bu sancılı sürecin çözülümünü sağlayan fitilin ateşi tam olarak nerede atıldı? Tarihleri biraz geriye sarıp sıradan ama parlak bir haziran gününe gitmemiz lazım. Yakın zamanda 6 yıllık yoğun ve yıpratıcı tıp serüvenimi tamamlayıp mezun oldum. Rutinlerin ve alışkanlıkların kaybıyla oluşan yaşamdaki boşluk, geleceğimin belirsizliği, yakın çevremin dinlemekten usandığı meslek seçimime dair kararsızlığım, dünyanın tamamen kurgudan ibaret olan düzeni ve birçok şey düşünce dünyamı doldurup kaygı ve endişe yüklü bulutlarla dolaşmama sebebiyet veriyordu.

İşte sıradan bir haziran sabahında pencereye bakan masamda oturup tüm bunları düşünürken sonunda başımı kaldırıp gökyüzüne bakmayı akıl ettim. Önümde ucu bucağı görülmeyen masmavi bir gök uzanıyordu. Tüm bu karmaşa, geleceğe dair belirsizlik hissi küçülmeye ve sessizleşmeye başladı. Belirsizlik hissettiğimde tutunacak sabit bir gökyüzüm olduğunu fark etmiştim. 1 yıl sonra nerede olursam olayım, başımı kaldırdığımda beni sükûnette, güvende ve evde hissettirecek gözlerimi kamaştıran bir gökyüzüm var.

Bunları düşünürken dur durak bilmeyen zihnim elbette beni yeni soruların peşine düşürdü. Beni sakinleştirmekte bu kadar etkili olan gökyüzüne bakmayı neden unutuyordum? Bu durum benim unutkanlığımdan mı, toplumun oluşturduğu düzenden mi kaynaklı, yoksa fark edemediğim bambaşka sebepler mi var?

İlk değerlendirmemde bir apartmanda yaşıyor oluşumun katkı payının yüksek olduğunu düşündüm. Müstakil bir evde, apartmana oranla gökyüzü ve doğa ile etkileşimin çok daha kolaylıkla sağlandığını söyleyebiliriz. Tüm bu düşündüklerim, birkaç yıl önce kent sosyolojisi okumalarımın beni yönlendirdiği Sezai Karakoç’un Balkon şiirinin sosyolojik açıdan yorumlandığı yazıyı aklıma getirdi. Yazının kendisini bulamadım, o nedenle hatırladığım kadarıyla içeriğinden bahsedeyim. Apartmanlar ve balkonlardan oluşan Avrupa mimarisi ile avlulu evleri merkezine alan Osmanlı mimarisini toplumun sosyolojik altyapısı ve kültürü açısından irdeleyen bir yazıydı. İslam ile yoğrulmuş Osmanlı mimarisinin mahremiyete verdiği önem üzerinde duruluyordu. Dikey ve yatay mimarinin insan psikolojisine etkisinden de bahsediliyordu. Sezai Karakoç’un şiiri ile beraber ufkumu genişletmişti. Şiirin tamamını okumanızı öneririm.

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon

Ölümün cesur körfezidir evlerde

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların

Anneler anneler elleri balkonların demirinde

Bana sormayın böyle nereye

Koşa koşa gidiyorum

Alnından öpmeye gidiyorum

Evleri balkonsuz yapan mimarların

Balkon, Sezai Karakoç

Yaşadığım hız ve haz dolu yaşam da yavaşlamayı, duraklamayı, es vermeyi bana yasaklıyor. Bu kadar fiili ve zihni yoğunluk içinde gökyüzüne bakmayı unutuyorum. Ama istediğim yaşam gerçekten bu mu? Bu güzel anları fark etmeden geçip gitmek, yaşamıma geri dönüp baktığımda sadece bir bulanıklık mı hatırlamak istiyorum? Tüm bu hislerimi, kelimelere dökerek ruhuma bir su serpiyor Kemal Sayar Yavaşla kitabında:

Modern dünya bizden hızlı davranmamızı istiyor. Zihinsel zaman hızlanırken duyguların zamanı kendi yavaş ritmiyle ilerliyor. Zihnin zamanı ile duyguların zamanı arasındaki yarık büyüyor. Görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş, işlenmemiş duygular ise bir endişe nöbeti ve iç huzursuzluğu şeklinde bizi yokluyor. Bu endişeden kaçmak için daha çok hızlanıyor, hızlandıkça insanlığımızın dokusunu oluşturan duygularımızdan daha da uzağa düşüyoruz. Ve sonra ilerleyen yaşlardan geçmişimize baktığımızda kocaman bir boşluk görüyoruz, yapmak uğruna olmayı feda ettiğimiz, sevdiklerimizi yeterince sevmediğimiz, içimizde ifade edilmeyi bekleyen sözcükleri dillendiremediğimiz, sadece bize ait olan bir hikayeyi söze dökemediğimiz için, varoluşsal bir suçluluk hissine mağlup oluyoruz.

Yavaşla: Bu Dünyadan Bir Defa Geçeceksin, Kemal Sayar

Bir noktada sorunlarımı saptamış oldum, şimdi geldik bunu nasıl çözeceğimize. Şu sıralar hayret bahsi sürekli zihnimin gündeminde. Eğer blogumu yakından takip ediyorsanız önceki yazılarımda da hayret üzerine bolca fikir belirttiğimi biliyorsunuzdur. Gökyüzüne bakışım, fitili ateşleyen şey olmuştu. Bunun ardındaki sebep ise gökyüzünün görkeminin bende oluşturduğu hayretti. “Göz, güzelliğe değince, güzellik hayreti uyarınca hayat bambaşka bir manaya bürünür.” diyor yazar. Gözlerimin sürekli güzeli, güzel olanı arayışının ardındaki sebep de belki budur.

Bu blogu da bana hayret veren şeylerin kaydını tutabilmek ve insanlarla paylaşabilmek adına açmıştım. Hayatımda ne zaman hayretimi takip etsem öğrenme arzum kamçılanıyor ve ruhum ferahlıyor. Fark ediyorum ki o anlar İsmet Özel’in “neden bana sunulan tatmin vasıtalarını elde etmeye çalışıyorum” sorusunu sorguladığım zamanlar oluyor. İnsanlara nasıl yaşanacağının yolu ve yöntemi binlerce ağızdan nasihat ediliyor. Sanki hayatı anlamlı kılacak tek yol; başarının, paranın ve kariyerin elde edildiği yolmuş gibi lanse ediliyor. Oysa 24 yıllık minik deneyimlerim her seferinde bana tam tersini gösteriyor. Sevdiğim yazarların düşünceleri de bu fikrimi güçlendiriyor.

nelerse beni dünyaya çağıran, kulak kabarttıkça

bir meyve daha çürüyor dallarımda

Gerçeklerle Aramdaki Mesafe, Seyyid Ensar

Önüme servis edilen tavsiyelere uymayınca neden

Peşi sıra hayırlar diziliyor önüme

Yağız Gönüler

Hayretimi pusulam kabul edince kaygı bulutlarının ardından güneşim parlamaya ve geleceğime dair takip etmek istediğim yol berraklaşmaya başladı. Toplumun normları, çevremin istekleri, sosyal medyada propagandası yapılan yaşam biçimleri her yönüyle yolumu gölgeliyor. Beni hızlı ve tüketici yaşama yönlendirip hayatımdan aldığım keyfi söndürüyor. İnsanın kendi ve ruhu için doğru kararlar verebilmesi ancak kendine, doğaya, gökyüzüne ve bu nimetleri yaratan Rabbime dönmekle mümkün oluyor.

Bu yazıyı okuyan, hayatında önemli kararların ve değişikliklerin eşiğinde olan, geleceğinin belirsiz olduğunu hisseden herkese bir şeyi hatırlatmak istiyorum. Her şeyi herkesle aynı zamanda, aynı yolla ve aynı şekilde yapmak zorunda değiliz. Her birimiz kararlarımız ve seçimlerimiz ile nadide birer yol çiziyoruz, yeter ki bu yol iyilik, güzellik ve hayırla alınmış adımlarla çizilmiş olsun. Hayretimiz hep canlı ve devamlı olsun.

Bu satırları yazdığım sırada yaşadığım yerde temmuz ayında enfes bir yağmur yağıyor ve etrafı yağmur kokusu ile dolduruyor. Yazımın bitişi ile kaygı ve endişe yüklü bulutlarım yağmur rahmetine dönüşmüş gibi hissediyorum. İnsan bu duruma nasıl hayret etmesin. Yazımı şu an dolu dolu hissettiğim Kemal Sayar dizeleri ile bitiriyorum:

Hayret etmiş olmalısınız, kalbim

Hezarfen misali havalanınca.

Rüknettin’in Kalbi İçin Kehanetler, Kemal Sayar

One response to “Hayret etmiş olmalısınız, kalbim hezarfen misali havalanınca*”

  1. Gökyüzü Güncesi – Aech's Paracosm Avatar

    […] sizlere birkaç duyuru yapacağım. Bir önceki yazımda beni güvende hissettiren ve her zaman bakabileceğim sabit bir gökyüzüm olduğundan […]

    Beğen

Gökyüzü Güncesi – Aech's Paracosm için bir cevap yazın Cevabı iptal et