Merhaba tüm organik ve yapay yaşam formları,
Okumaktan uzaklaştığım her noktada yazmaktan da uzaklaşıyorum. Yazmaktan uzaklaşınca da kendimden uzaklaşıyorum. Kalemi elime alıp yazmaya başladığımdaysa kendime dair keşiflerim bir bir ortaya çıkıyor ve yaşadığım sorunlara çözümler sunuyor. Okumak, yazmak, keşfetmek öyle bir döngü ki hem beni hem birbirlerini besliyorlar.
Şu sıralar, günlüğüm geçmişteki Betül’e duyduğum yoğun özleme dair yazılarla dolu. Nasıl hissettiğimi anlatan birkaç satır bırakmak istiyorum günlüklerimden:
“Neden eski Betül’ü bu kadar özlüyorum, geçmişte yazdığım kaydettiğim şeyleri okuyorum ve o anları özlüyorum, bir daha aynılarını hissedemeyecek ve yazamayacak gibiyim. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum sanki desensitize oldum ve sensitize olmamın bir daha imkanı yokmuş gibi, bu reaksiyon irreversibl gibi.”
Yazdıkça bu özlemin sebeplerini sorgulamaya başladım. O Betül ne yapıyordu ki o olmayı bu kadar özlüyorum:
“Çok okuyordum, okuduklarımdan yazılar yazıyordum, blog tutuyordum. Hayata canlı, ışıltılı gözlerle bakıyordum. Minik rutinlerim vardı ve bana öyle keyif veriyorlardı ki. Sonraki güne, gelecekte yapacaklarıma heyecan duyarak uyanıyordum. Şiirler okuyor, yazıyor, hayran kalıyor, hayret ediyordum. Hayretimi, içime sığdıramadığım her yere saçılan sevgimi ve neşemi özlüyorum.”
Bu hisleri tadan biri olarak aylarca bunları kaybetmenin acısını, hüznünü yaşamışım. Bir yas iklimindeymişim. Artık bu hisler dayanılmaz hale geldiğindeyse yoğun bir özlemle fark ettim onları ve beni bu noktaya getiren süreci sorgulamaya başladım. İşler nerede ters gitmeye başlamıştı?
Tam olarak zamanını saptayamasam da doktorluk kimliğime dair yaşadığım bunalım bir şeyleri kaybetmemin başlangıç noktasıydı. Yakın arkadaşlarım ve blogumun sıkı takipçileri bu kimlik bunalımından haberdardı. Doktor kimliğini kabul etmek ve onunla yaşamıma devam etmeye çalışmak beni çok zorluyordu. Çünkü ben zaten isteyerek doktor olmamıştım ve bu mesleği yapmak istemiyordum. Herkese söylediğim ve kendime anlattığım hikaye buydu. Ama gerçekten sebep bu muydu?
Yüzeyde görünen bu sebep daha derindeki problemler için bir kılıftı sadece. Kendimi ve herkesi kandırmak için. Çünkü o problemleri ele almaktan da çözmeye çalışmaktan korkuyordum. Yıllardır anlattığım bu anlatı ile “Tıp fakültesini sosyal baskıyla yazdım. Ben zaten doktor olmayacağım, yazılımla ilgili işler yapacağım” diyerek kendime bir kaçış kapısı oluşturdum. Zorlandığım, beceremeyeceğimi düşündüğüm her noktada buna sığındım.
Aynı zamanda bir kimliği kabullenmenin sanki diğerlerini reddetmek gibi olacağı yanılgısı içindeydim. Sanki doktorluk kimliğini kuşanırsam, diğer ilgi duyduğum alanlarda sahip olduğum tüm kimliklerden vazgeçmek zorundaydım. Doktor olma fikri değil, “Sadece doktor” olma fikri beni bunaltıyordu. Böylece kendime kurduğum bu anlatı ile karar verme sorumluluğundan kaçınıp yine tüm seçeneklerimi açık tutmuş oluyordum, bu sayede yaptığım daha doğrusu yapmadığım seçimlerden pişmanlık duymayacaktım.
Ve çok sıradan bir günün akşamında aklıma şu soru düştü: “Acaba ben kendime 6 yıl boyunca ‘sen doktor olmak istemedin’ diyerek, aslında bana çok uygun olan bir kimliği mi reddetmiş oldum?”
Öğrenmeyi, okumayı, çalışmayı çok seviyorum. Hastalarla iletişimden çok keyif alıyorum, tıp fakültesinde okumaktan çok keyif aldım. Ancak her zorlandığım ve sınandığım noktada yetersizlik hissi ile yüzleşmemek adına kendime bir bahane uyduruyordum. Bu mesleğin bana uygun olmadığı bahanesini. Bu sayede “yetersiz değil, bu mesleğe uygun değilim” diyerek yetersizlik damgasından yine kurtulmuş oluyordum. Sorun bu kılıfların hiçbiri değildi; özdeki yetememe, yetersiz hissetme duygusuydu.
Evet bölüm sonu canavarına gelmiş bulunuyoruz: Başlamayı, sürdürmeyi, bitirmeyi engelleyen yetersizlik hissi. Modern dünyada bir birey olarak her anlamda kendine yetebilmelisin, yetebildiğin sürece değerlisin. Yetemediğin ve yardım istediğinde zayıfsın ve zayıflar yok olmaya mahkumlar diye fısıldıyor modernite. Dayatılan bu düşünceler sürekli bilinçaltımızda yankılanıyor ve bizler için en büyük korkuyu, “yok olma” korkusunu tetikliyorlar. Bu sebeple bunu itiraf etmek, yüzleşmek ve başa çıkmaya çalışmak çok zor oluyor.
Ancak bir kez itiraf ettiğinde de öyle bir özgürleşiyorsun ki bu hissin nereden kaynaklandığını neyi tetiklediğini keşfetmiş oluyorsun. Bir sonraki sefer bunu hissettiğinde artık tanıyorsun ve hakikati sana dayatılanlardan ayırabiliyorsun.
Hakikat şu: bu dünyaya Rabbime kulluk etmek için geldim ve acizim. Rabbimin verdiği ölçüde yeterliliğe ve ilme sahibim. Hepsi Rabbimin bana ihsanı. Bu kabul ile hareket ettiğimde her şeyin Rabbimin istemesi ile olduğunu fark ediyorum. Elde ettiğim her şey Rabbimden, hiçbiri benden kaynaklanmıyor. Veren de alan da O. Bunlar kibrimi kırıyor ve savaşını verdiğim yetersizlik hissiyatını geçersiz kılıyor. Attığında sen atmadın, ancak Allah attı… (Enfal 17)
Benden daha ne olur, yürür yalan söylerim
Süleyman Çobanoğlu
bir şey acır içimde bu göğsüme ne kattın
sende noksan bulmadım şu yerle gök yanarken
attığımda o oku ben atmadım sen attın
Burada ufak bir şeyden bahsetmek istiyorum, her şeyin Allah’tan oluşu bizi tembelliğe sürüklememeli. Tam tersi bu yetersizlik prangası üstümüzden kalkınca ve amellerin niyetlere göre olduğunu bilince insan elinden geleni yapmak için büyük bir çabaya giriyor. Bu çaba ruhu sömüren değil ruhu doyuran bir çaba oluyor.
Bu özlemin peşine düşmem ile domino taşı gibi tüm sorunlar açığa çıktı ve bunlarla yüzleştikten sonra kendime şu soruyu sordum. Ben tıp fakültesinde neden mutluydum? Çünkü öğrenmeyi, hastaları dinlemeyi, Rabbimin şifasına aracı olmayı seviyordum. Tüm bunlar yetersizlik hissinin gölgesinde kaybolmuştu. Oysa doktorluk mükemmellik değil, öğrenmeye devam etmek ve hastana en iyisini vermeye çalışmaktı.
Yetersizlik hissi ile yüzleşmem yıllardır içimde sürüncemede olan belki tüm zihnimi tüketen ikilemlere bir son getirdi. Bu yüzleşme bu satırlarda yazdığım gibi kolayca olmadı, kimse için kolay olmayacak. Aylara dayanan hesaplaşmaların sonucunda böyle bir noktaya ulaştım.
Ama her şey Rabbime teslimiyette bitiyor. Rabbim beni bir yere koyduysa orada bulunmam gerekiyor. Orada öğreneceğim ve yapacağım şeyler var, beni Rabbime yaklaştıracak. Yaşadığım her deneyim ile bunu öğreniyorum. Rabbim bizi o kadar seviyor ki türlü yollarla ona ulaşabilmemiz için önümüze fırsatlar çıkarıyor. Tıp fakültesi serüveni de benim için böyle bir süreç oldu.
Yazımı bitirirken özlediğim Betül’ün sesini yeniden daha güçlü bir şekilde kazandığımı hissediyorum, içimdeki alev yeniden tutuşuyor hem de çok daha sağlam ve stabil bir şekilde. Hissediyorum ki Allah’ın izniyle yeniden çiçekler açacağım. Teslimiyetle ve kendi ritmimde.
Why are we holding poses?
The beauty is in emotion
We should be dancing in the open
You gotta dance to the beat of your own
Okuduğunuz için teşekkürler, yorumlarınızı beklerim. Allah’a emanet olun.
Yorum bırakın