betül’ün hayret durakları

By

Merhaba tüm organik ve yapay yaşam formları,

Hayat çok hızlı akıp gitmekte ve ben uzun zamandır yazmayı, dolayısıyla kendimle dertleşmeyi aksatmaktayım. Sadece burada değil, internet dışındaki sessiz köşelerimde de yazı yazmayı bıraktığım bir dönemdeydim. Bu nedenle kelimelerim biraz tutuk, kalemim biraz paslanmış olabilir.

Yakın zamanda Anne Lamott’un ‘yazmak’ üzerine kaleme aldığı Bird by Bird kitabını okumaya başladım. Kitabın verdiği motivasyonla yeniden kalemimi elime aldım ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Ayrıca bu kitap sayesinde uzun zaman sonra kahkahalarla ve çok keyif alarak kitap okumanın hazzını yeniden yaşadım.

Bu uzun girişin ardından, son zamanlarda neler yaptığımdan bahsetmek ve sonrasında da yazımızın ana konusuna geçmek niyetindeyim. Son yazımdan bu yana hayatım çok değişti; soluduğum hava da, başımı soktuğum ev de artık farklı. Ama her değişimde yeniden fark ediyorum ki Rabbim yolumun taşlarını öyle zarif döşüyor öyle güzel kılıyor ki, Subhanallah. Gittiğim her yer beklediğimden daha güzel, daha öğretici oluyor. Burada da beklentimin üzerinde bir iş-yaşam dengesi ile karşılaştım ve meğer bu kararı vermek için kendimi bu denli yormama, bu kadar uzun düşünmeme hiç gerek yokmuş. Rabbime tevekkül edip güvenmem yeterliymiş.

Kariyer planlarımda bazı kapılar kapanırken, hem zihnimde hem de gerçek hayatta yepyeni başka kapılar açılıyor. Ve sanırım adım adım, Allah’ın izniyle, her gün keyifle çalışacağım o işe kavuşacağım ya da kendi ellerimle onu inşa edeceğim. Bu inşa süreci bile başlı başına hayatı yaşamaya değer kılıyor. Dışarıdan beni görenler bu kız ne kadar kararsız bir türlü ne yapacağına karar veremedi diyorlar ancak bilmiyorlar ki uğradığım her duraktan öyle büyük bir keyif alıyorum ki. Rabbimin beni neden o noktaya yönlendirdiğini her idrak ettiğimde, Elhamdülillah imanım ve öğrenme şevkim katlanıyor. Önceki yazılarımı okuyanlar bilir hayata oyun analojisi ile yaklaşmayı severim. Her gittiğim durak yaşam haritamda yeni bir maceranın ve yerin kilidini açıyor. Her yeni durağa da önceki maceralarımdan edindiğim beceriler ile gidiyorum. Her gittiğim yeri de bana ait kılmayı çok seviyorum, bugünkü yazımız da bunun hakkında olacak.


Rize’deki anılarımı toparlayıp Ankara’ya döndüm ve en baştan burada da kendime içinde huzurlu hissedeceğim minik bir yuva oluşturdum. Bu süreçleri yaşarken bir yeri evim gibi hissetmenin orayı kişiselleştirmek, kendi küçük dokunuşlarımla orayı güzelleştirmekten geçtiğini fark ettim. Masamda her daim taze çiçeklerin durduğu vazom, takvimlerim, TARDIS’li kalem kutum, Calcifer’lı bardak altlığım ve daha nicesi… Bunlar eşyalara sinen ruhumun en minik izleri.

Bunlar dışında, yaşadığım her yerde kendine yer bulan özenle seçilmiş güzel resimlerim var bir de. Güzel olana bakmak, onu temaşa eylemek beni her seferinde derin bir hayrete düşürüyor. Hayretimi arttıran bu resimleri her gün görebilmek için onları göreceğim yerlere asıyorum. Her birinin ruhumda uyandırdığı apayrı bir iklim var. Bugün o resimlerden ve bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

Durak 1: Sophie’nin Zarafeti

İlk durağımız, vazgeçilmezim Sophie’cim. Bu sahne, Yürüyen Şato filminde Sophie’yi ilk gördüğümüz an. Babasının şapka dükkanında, her gün olduğu gibi şapkaları süslüyor ve onlarla konuşuyor; sanki kendi ruhundan o cansız nesnelere kendi zarafetini üflüyor. Bu sahne bana el emeğiyle uğraşılan işlere parmaklarımızla ruhumuzu nasıl aktardığımızı hatırlatıyor. Ellerimle yaptığım her iş hem ruhumda hem de zihnimde derin izler bırakıyor ve ürettiğim o şeyleri her kullandığımda da hem ruhumun hem de zihnimin izlerini görüyorum onlarda. Bu yüzden ellerimle ürettiğim şeyleri sevdiklerime hediye etmek sanki ruhumun bir parçasını da onlara hediye etmek gibi hissettiriyor. Alvin ve sincaplardaki o güzel sahneyi hatırlatmak isterim.

“I made something for you. It’s soft so you can sleep in it and I made it with all the colors so it will go with everything <3”

Hem de filmin ilk sahneleri olması nedeniyle yeni maceraların arifesindeki o tatlı heyecanı, kelebekleri uyandırıyor içimde.

Durak 2: Tsundoku

Diğer resmimiz bir alıntıdan oluşuyor.
“Book collecting is an obsession, an occupation, a disease, an addiction, a fascination, a fate. It is not a hobby.”
Neden bu kadar kitap alıyorsun diye soranlara cevap niteliğinde bir alıntı. Ancak bu sözün derinliği bende çok daha başka. Kitaplarla çevrili, kitapların dünyasında büyümüş bir çocuk olarak, onların arasında kendimi her zamankinden daha huzurlu ve güvende hissediyorum. En büyük hayalim tüm kaygılardan azade, kitap kokularının çiçek kokularına karıştığı bir sahaf-çiçekçi dükkanına sahip olmak. Okunmamış bu kadar kitapla çevrili olmak atılacağım potansiyel maceraların heyecanını da içinde barındırıyor. Heyecan, huzur, güven, konfor ile dolu hissediyorum onlar yanımda olunca. O sebeple kocaman bir kütüphanem var ve giderek büyütmeye devam ediyorum. Bunları hisseden birçok insan var, belki siz de onlardan birisinizdir. Japonların buna dair bir kelimesi bile var: tsundoku

“Tsundoku – kitap satın alıp onları okumadan raflarda biriktirme alışkanlığını ifade eden büyüleyici bir Japonca terim. Bu kavram, kitap yığını zamanla büyüse bile, kitap sevgisini ve gelecekte onları okuyacak olmanın verdiği o tatlı heyecanı yüceltir.

Tsundoku bir koleksiyondan çok daha fazlasıdır; insanın etrafını keşfedilmeyi bekleyen hikayelerle, bilgilerle ve hayallerle çevrelemesinden duyduğu o eşsiz neşeyi yansıtır.”

Çalışma masamın tam karşısında duran 3000 parçalık Lello Kütüphanesi puzzle’ım da bu kütüphane düşümü her an diri tutuyor.


Durak 3: Columbus ve Estetiğin Alfabesi

Bir diğer resim ise Kogonada’nın Columbus filminden. Bu filme olan hayranlığımı bir yazımda anlatmıştım. Orada hissettiğim hisleri aynen aktarmak istiyorum. Çünkü bu resme her baktığımda aynı hisleri ve düşünceleri yeniden yaşıyorum.

“Son zamanlarda güzellik üzerine bolca düşünüyorum. Düşündüğüm güzellik kavramı popüler kültürün devamlı dayattığı ve obsesyon haline getirmemizi istediği güzellik algıları hakkında değil. Estetik anlamda güzellik nedir, güzel nedir? Doğada, kuşlarda, böceklerde, insanların oluşturduğu eserlerde bizi kendi içine alıp sürükleyen, tanımlayıp tarif edemediğimiz hisleri deneyimlememizi sağlayan güzellik nedir? Gözlerimizi yaşartan, ruhumuzu kıpır kıpır eden güzellik nedir? Bu düşüncelerim ve sorularım uzun zamandır izlemek istediğim Columbus filmini izlemem ile zirveye ulaştı. Filmin bana hissettirdikleri hakkında kelimelerim kifayetsiz kalıyor. Beni büyüledi, düşünceden düşünceye sürükledi. Bu ne kadar enfes bir sinematografidir, her yeni sahnede kendimden geçip büyüleniyordum, sahnelerin göz kamaştırıcılığından karakterlerin diyaloglarını kaçırıp yeniden izlediğim birkaç sahne oldu. Mimari yapıları odağına alıp 2 kişinin hayatta yaşadığı sorunları, yalnızlıklarını ve yaşadıkları mekanlar ile ruhları arasındaki sınırın belirsizliğini hissettiğimiz enfes bir filmdi. Şu mükemmel sahneyi izleyin lütfen.

Filmi izlerken Richard Linklater ve Before serisini anımsadım çoğu yerde, sahnelerin benzerliğinden çok verdiği hislerin benzerliği bu anımsamaya yol açtı. Sonrasında filmin yazar ve yönetmeni olan Kogonada’yı araştırmam ile onun Richard Linklater’ın filmleri üzerine bir kısa film yaptığını öğrendim. Kogonada ile aramda olan düşünce birliği filmin görünen kısmının ardında daha güzel şeyleri kavramamı sağlamıştı. Sanki filminin içine işlediği gizli bir anlam vardı, ben de bu alfabeyi bildiğimden şifreyi çözebilmiştim. Düşünce birliklerinin sağladığı güçlü bağ buradan da anlaşılıyor aslında. Bu bağı şuna benzetiyorum biraz da, komik bir örnek olacak ancak örgü öğrenmeyi öğrenmem ile birlikte benim için dünyayı anlamlandırmaya yarayan yeni bir algı kapısı, yeni bir bakış açısı ortaya çıkmış oldu. Önceleri örgü işi olan atkıları, çantaları görünce bana güzel ve estetik görünmeleri dışında bir şey ifade etmiyor oluyorlardı. Şimdi ise bu örgü stilinin nasıl yapıldığını bildiğim için yapılma sürecini, nasıl bir ipin kullanıldığını da anlamlandırabiliyorum. Görünenin ardındakine ulaşmak için yeni bir bakış kazanmış oldum. Bu dünyadaki her şeyde geçerli, aynı süreci kodlama yaparken de yaşıyorum. Her gün kullandığım uygulamalar, cihazlar bambaşka bir anlam kazanıyor gözümde. Bilgiye özellikle de dünyayı, evreni, hayatı daha da anlamlandırmamı sağlayan bilgilere hayranım.”

Biraz geniş bir alıntı oldu ancak bu filmin afişini her gördüğümde güzele bakmanın ben de oluşturduğu hazzın ve hayretin beni nasıl dünyayı, evreni, Rabbimi tanımaya götürdüğünü fark ediyor ve hissediyorum.

Durak 4: Paylaşılan Huzur

Diğer bir resmimiz de yine çok sevdiğim Into The Wild filminden bir sahne. Ana karakterin bir zirvede, dünyadan izole bir şekilde kitap okuduğu o an. Hissettiği o tanımlanamaz huzuru öyle derinden duyumsuyorum ki. Ve az önce bahsettiğim güzellik üzerinden yola çıkarsak bu sahne, tam da bu kare ruhuma öyle bir işliyor ki bazen sanki gelecekteki ruh eşimi böyle kitap okurken uzaktan izlediğimi ve dakikalar sonra o zirveden inip yanıma gelerek heyecanla okuduklarını benimle paylaştığı bir an içinde olduğumu duyumsuyorum.

Durak 5: Büyülü Bir Karşılaşma

Ve Before Sunrise filminden bir sahnenin bir sanatçı tarafından yeniden yorumlanması. Bu filmin hissettirdikleri de ruhumda çok özel bir yer kaplıyor. Richard Linklater filmlerinde en sevdiğim şey, gerçek bir iletişim kurabilen, düşünce birliği içindeki bireylerin o akıcı diyalogları. Ayrıca kimin rüyası değildir ki trende kitap okurken tanıştığı bir yabancı ile böyle büyülü, ruha dokunan bir macera yaşamak.

Durak 6: Yavaş Güngezginleri

Son olarak, Güngezgini çizgi romanındaki o efsanevi sahne: “Eğer çok hızlı gidersen, ilgini çekecek hiç kimseyle tanışamazsın.” Bu hızla akıp giden dünyada biraz soluklanıp dinlenmeye, kendi hızımda yol alan o ilginç insanlarla tanışmaya olan özlemimi simgeliyor.

Şimdilerde yavaş yavaş her şey yerine oturuyor. İşime, yeni evime, yeni ritmime alışıyorum. En önemlisi de, son zamanlarda küçük Betül’ü mutlu edecek şeylerle uğraşıyorum. Çocukluk neşemi beslemenin, bugünkü hayatıma bu denli şifa olacağını bilseydim buna çok daha önceden özen gösterirdim. Ajandalar tutuyor, eski hobilerime dönüyor, sevdiğim dizileri ve müzikleri yeniden keşfediyorum. Her şey o kadar farklı ama bir o kadar da tanıdık ki büyümeye de, bu hisleri yaşamamızı nasip eden Rabbime de hayranım ❤

küçük betül’ün renkli diy sevgisi ❤

Vaktinizi ayırdığınız için teşekkürler, yorum ve önerilerinizi beklerim. Paylaşmak isterseniz sizin hayret duraklarınızı okumaktan da çok keyif alırım. Allah’a emanet olun.

Posted In ,

Yorum bırakın