kaptanın seyir defteri #2

By

Merhaba tüm organik ve yapay yaşam formları,

Serinin ilk yazısından bu yana epey zaman geçmiş. Bu sıralar zaman benim için çok hızlı akmakta; bolca yolculuk yaptığım, bir yerde uzun süre kök salamadığım günler geçirdim. Benim için yeniden kök salmak zaman alıcı bir süreç, kendi evime dönmüş olsam bile. İşte tam bu sıralar ruh bahçemin bakımını yaptığım günlerdeyim. Bu dönemlerde elim ilk olarak güncelerime, sonrasında da bloguma gidiyor. İnternet uzayında kendime ve düşüncelerime tahsis ettiğim bu alan, huzur kaynaklarımdan biri. Belki de bu yüzden elim hep yazıya gidiyor; kendi ruh bahçemde filizlenenleri paylaşmak istiyorum. İnşallah okurken sizlere de böyle hissettiriyordur.

Son zamanlarda paylaşma isteği ve ihtiyacı üzerine çok düşünüyorum. İçimde susturamadığım bir öğrenme arzusu var. Bir şeyleri keşfetmek, sonra da onları zihnimde harmanlayıp paylaşmak istiyorum. Okuduğum, öğrendiğim şeylere benim ruh bahçemin kokuları da sinsin; bu kokular sizlere de ulaşsın ve biraz olsun ferahlık versin istiyorum.

Bu paylaşma süreci blogum üzerinden gerçekleşirken çok huzurlu ve konforlu hissediyorum ancak bunu sosyal medya mecralarında yapmaktan çekiniyorum. Belki de o platformların vadettiği güzelliklerin ardında bir şeyleri kaybedeceğimi hissettiğim için böyle düşünüyorum. Yine de, paylaşma ihtiyacı sadece yakın çevremle yaptığım sohbetlerle sönümlenmiyor; daha derin, daha geniş bir yankı arıyor içimde.

Sosyal medya ve internet sayesinde birçok ortak noktamın olduğu insanlarla tanıştım; çok güzel arkadaşlıklar kurdum. Onlarla keyifli anılar biriktirdim ve biriktirmeye devam ediyorum. Belki de tüm bu olumlu deneyimlerin etkisiyle, o platformlarda da bir şeyler paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Günlük hayatımda rastlayamayacağım ama enfes düşünce birlikleri kurma potansiyelim olan o insanları bulabilme fikri beni motive ediyor.

Son zamanlarda internette ne paylaşılır, ne paylaşılmaz konusu da zihnimi epey kurcalıyor. Paylaştığım bir cümlenin ya da resmin, farkında olmadan birinin ruhunu incitmesinden korkuyorum. Sosyal medyanın sorunlu yanlarından biri de bu sanırım.

Blogumda çok daha sınırlı bir kitleye hitap ediyorum; yazılarımı okumak isteyenler kendi isteğiyle sayfama geliyor. Ama sosyal medyada paylaşılan bir şey, hiç tanımadığımız insanların karşısına çıkabiliyor. O insanların nelerle imtihan olduğunu, nelere kırgın ya da üzgün olduklarını bilemiyoruz.

Bu yüzden her paylaşım öncesi zihnimde büyük bir filtre devreye giriyor. Belki de bu, yazarken hissettiğim özgürlüğü kısıtlayan ve bende paylaşım kaygısı oluşturan en büyük etkenlerden biri.

Bu kaygılarımı analiz edip, isimlendirdikten sonra kendimi sınamak ve bu hisleri tanımak adına anonim ve herkese açık bir hesap açtım. İnternet üzerinde takip etmekten çok keyif aldığım kitaplar dünyasına ben de dahil olmak istedim. Kısa kısa kitap tahlillerimden bahsettiğim bu hesabım, paylaşmanın başka bir biçimi gibi geliyor bana. Bu süreçte paylaşım ihtiyacı ve kaygısı üzerine yaşadığım ve düşündüğüm şeyleri de blogumda ara ara paylaşmak istiyorum.

İstatistikler üzerinden ilk fark ettiğim şey, gerçek anlamda paylaşılan videoların (reelslerin) çok kişiye ulaştığı. Bu sayılar beni ürkütmeye yetti; her an hesabın kepenklerini indirip kaçabilirim. (Güncelleme: Ürktüm ve hesabın kepenklerini indirip kaçtım.)

Hazır kitaplardan bahsetmişken bu ay içerisinde aldığım birbirinden güzel kitaplardan da söz etmeden geçemeyeceğim. Arkadaşlarımla paylaşmak için kısa videolar çekmiştim; ilgilileri için birkaçını buraya da bırakıyorum.

Bu aralar Hasan Aycın okumalarına daldım. Takip ettiğim bir dergide çizgilerine rastladım ve böylece keşfettim Hasan Bey’i. Sonrasında Ketebe’den çıkan Sahipkıran kitabını aldım; okuma süreci o kadar keyifliydi ki daha fazla eserini görmek istedim. Bu merakla söyleşi kitabını alıp oradan yola çıkmaya karar verdim.

Söyleşi kitabındaki düşüncelerini okumak, Hasan Bey’i tanımak öyle güzeldi ki, buradan da çizgi albümlerini keşfettim. İkinci el olarak uygun fiyata bulunca hiç tereddüt etmeden kütüphaneme katmak istedim. Bocurgat ve Gece Yürüşü, söyleşi kitabı ile birleşince benim için hem düşünsel hem de görsel bir şölen oldu.

Kitaplar bana yeni dünyalar açarken, kendi hayat yolumda da taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor. Hayatımda ilk defa kendi yolumun netleştiğini hissediyorum. Şu an ayrıntılarını paylaşamıyor olsam da, tatmin olduğum bir hedefim var elhamdülillah. Ulaşması biraz zaman alacak ancak blogumu takip ettiğiniz sürece bu serüvenime de ilk elden eşlik edeceksiniz. Yeniden beni öğrenme heyecanı ile alev alev tutuşturan bir alan ve o alana giden taşları adım adım döşeme sürecindeyim. Tüm ikilemler sessizleşti; her zaman birden çok tercihi ve planı olan benim için ilk defa yaşadığım bir deneyim bu. Kafamın dinginliği ve hedefime olan odağımın keskinliği beni de hayrete düşürüyor; maşallah diyelim.

Son bir aydır, sevdiğim insanlarla sevdiğim yerleri yeniden ziyaret ediyorum. Her buluşma, her adım o mekanlara bakışımı biraz daha değiştiriyor. Aynı sokaklar, aynı manzaralar… ama sanki her paylaşımla yeniden çiçek açıyor. Ve fark ediyorum ki yol ne kadar farklı olsa da, hep aynı yere dönüyorum: paylaşmanın olduğu yere, gönül bahçelerinin kurulduğu yere.

Into The Wild’ın o unutulmaz sahnesindeki sözler sık sık yankılanıyor içimde:

“Happiness is only real when shared.”

Sanırım bu gidişle, bu yaşımın teması paylaşmak olacak. Bir hayatı, bir yolu, bir yemeği, bir duyguyu… Paylaştıkça çoğalan her şeyi. Çünkü bazı mutluluklar, tek başına yaşandığında eksik kalıyor; yanında bir kalp olduğunda tamamlanıyor, katmanlanıyor. Gönül bahçelerine ortak çiçekler ekleniyor. Belki de mutluluk, paylaşıldığında sadece çoğalmıyor; aynı zamanda gerçek oluyor.

Öğrenme serüvenimi sizlerle paylaşmaktan çok keyif alıyorum, bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Allah’a emanet olun 🌸

Yorum bırakın