’23 Durum Raporu #01

By

Merhaba tüm organik ve yapay yaşam formları,

2023’ün ilk 3 ayını geride bırakmış bulunuyoruz. Bu senenin başında 3 aylık periyotlarla yılımı analiz edip izlediğim, okuduğum, düşündüğüm şeyleri derlemeye karar verdim. 2023’in ilk 3 aylık durum raporunu sizlere sunmaktan mutluluk duyuyorum.

Bu 3 ayda tam 7 tane stajın sınavına girmişim, tıp anlamında yoğun bir dönem yaşadığımı söyleyebilirim. Bu stajları alıyor olmanın en güzel yanı teorik olarak beğendiğim bölümleri pratik olarak beğenmediğimi fark ediyor ya da hiç düşünmediğim alanları çok beğenebiliyorum. Preklinik yıllarım boyunca psikiyatriden özellikle de çocuk ve ergen ruh sağlığından aşırı keyif alacağımı düşünüyordum ve gelecekte de bu alanları seçmeye yönelik hayaller kuruyor, planlar yapıyordum. Hatta hocalarımın mail kutularını bölümlerine dair sorularla dolduruyordum. Bu bölümlerin stajlarını alırken fark ettim ki entelektüel anlamda beni çokca tatmin eden bu bölümler pratik anlamda beni tatmin etmiyor ve çok da yoruyordu. İtiraf etmeliyim ki gelecek planlarımın temeli olan bölümlerin bana uygun olmadığını fark etmek beni hayal kırıklıklarıyla dolu dehlizlere sürükledi. Çok şükür ki teselli kaynağımla, dehlizin sonundaki ışığımla yakında karşılaşacaktım.

Hüzünle ve derin düşüncelerle geçen birkaç stajdan sonra hiç beklemediğim bir anda ilk görüşte aşk olarak tarifleyebileceğim bir şekilde göz stajını almaya başladım. İmkansız bir aşk hikayesinin ilk tohumları atıldı(yeah I know I’m a little bit dramatic, but life is much more fun with a little bit of drama) Cerrahi bir bölüm istemiyordum, hele ki tus puanı bu kadar yüksek olan bir cerrahi bölümü hiç istemiyordum. Yoğun olmayan, diğer ilgi alanlarıma da vakit ayırabileceğim bir bölüm istiyordum. 3 dakikada bir hasta baktığım değil, daha uzun sürelerde hastalarla ilgilenebileceğim bölümleri istiyordum. Yani göz hastalıkları, hayalini kurduğum hayat kriterlerinden hiçbirini karşılamıyordu. Bu yüzden her akşam niçin gözü seçmemem gerektiğine dair kendimi ikna etmeye çalışıyor ancak sonraki gün yine ve yeniden göz bölümüne bayılıyordum. İçinde bulunduğum atmosferden etkilendiğimi ve zaman geçtikçe yoğun duygularımın azalacağını düşündüm ve bu düşünceleri sürece bırakmaya karar verdim.

Uzun bir aradan sonra bildiriyorum ki tüm külfetlerine, dezavantajlarına rağmen hala göz beni çok heyecanlandırıyor. Gelişmeye, teknoloji ile entegrasyona inanılmaz derecede açık bir bölüm. Keşfedilecek, iyileştirilebilecek birçok öge içeriyor. Bunlar da elbette beni çok heyecanlandırıyor. Kesin göz bölümünü seçeceğim diyemiyorum, pratik anlamda daha ayrıntılı bir incelemeye ve tecrübe aktarımına ihtiyacım var. Ancak geleceğime dair rotanın yeniden hesaplanıyor olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda bu bölümü gerçekten istediğime dair bir tane daha güçlü indikatörüm var: artık tus çalışmaya motive olabiliyorum. Acilen tus çalışma taktiklerine ihtiyacım var.


Bu 3 aylık süreçte proje adına büyük adımlar attık. Verilerimizi kullanarak ilk CNN modelimizi oluşturduk ve ilk model için hedeflediğimiz oranları elde ettik. Ancak sonuçlarımızın güvenilirliği çok da yüksek değil, çünkü istikrarlı bir yükseliş göstermiyor ve optimize edilmesi gereken birçok öge içeriyor. Şu anki en büyük problemim slice sayıları birbirinden farklı olan CT görüntülerini, sabit bir girdi isteyen CNN modeline, kalitelerini kaybetmeden manipüle ederek girdi olarak sunabilmek. Yakın zamanda harika bir makale buldum, modelin temel altyapısını tamamen değiştirmemi gerektirse de sorunuma çözüm olacak gibi duruyor. İlgilileri için makaleye buradan ulaşabilirsiniz.


Birbirinden güzel filmler izlediğim ve kitaplar okuduğum bir 3 ay geçirdim. Her birinin ruhumu nasıl çiçeklendirdiğini ve tam da baharın gelişine yakışır bir bahçeye dönüştürdüğünü yeni yeni fark ediyorum. Onların zihnimdeki izleriyle baharı karşılamak güzel bir deneyim oluyor.

Jim Jarmusch’ın Paterson filminde, Paterson şehrinde yaşayan otobüs şoförü ve şair olan Paterson çok sıradan ve sakin bir hayat yaşıyor. Çok sessiz ve genelde çevresini gözlemleyen, şiirler yazan biri. Sevgilisi ise ona kontrast olarak çok canlı ve enerjik bir karaktere sahip. Filmde Paterson ve sevgilisinin bir haftasına konuk oluyoruz. Her yeni günün sahnesi onlar yataktayken başlıyor ve adım adım günün ilerleyişini izliyoruz. Filmin içinde Paterson’un şiir yazma sürecine, şiirlerine ve şiirleri ile olan ilişkisine tanık oluyoruz. Filmin içindeki şiirler birbirinden güzellerdi, dinlemek isterseniz şöyle bir playlist yaptım.

Film şiirleri, şiir yazmayı poetik bir dille ifade ediyor. Yönetmen filmi, sanki bir şiirmiş gibi dize dize işlemiş. Paralellikler, analojiler, içerisinde harika şeyler barındırıyor. Kesinlikle izlemenizi öneririm.

Daha önce Nuri Bilge Ceylan’ın herhangi bir filmini izlememiştim. Ahlat Ağacı ile bu serüvene başlamaya karar verdim. Filmlerin uzunluğunu daha önce duymuştum ve bu gözümü korkutmuştu. Ancak süresini hiç hissettirmeyen bir film olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. İnanılmaz güzel bir akıcılıkta, dikkati kendinde toplayacak merak ögesini her dakikasında barındıran bir filmdi. Nefesimi tuttuğumu film bittikten sonra fark etmeme neden olan son dakikaları, düşündürücü ve sarsıcıydı.

Favori filmlerimden biri, Coen kardeşlerden Inside Llewyn Davis. Sinan karakteri de yer yer Llewyn Davis’i anımsattı bana. İdealist ve romantik düşünceler ile başladığı kitap bastırma serüveni ve sonrasında bu düşüncelerin hayatın gerçekleri ile yavaş yavaş parçalanışı ve yok oluşu.

Çevremdeki çoğu insan çok hayalperest olduğumu, realiteyi net bir şekilde göremediğimi ve hayata çok romantik bir yerden yaklaştığımı söylüyor. Her zaman dediklerini haklı bulmasam da Llewyn’in ve Sinan’ın hikayelerini izleyince hayatın gerçekleri yüzüme sert bir tokat gibi vuruyor. Beni göklerden alıp yere indirdikleri için belki de beğenimi bu kadar kazanmışlardır.

Filmin sinematografisi enfesti ve internette okuduğum yorumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın diğer filmlerindeki sinematografi bu filmdekinden çok daha güzelmiş. Büyük bir merakla diğer filmlerini de izlemeyi bekliyorum.


Sonunda Bo Burnham’ın Inside’ını izleyebildim. Tek kelimeyle enfes. Öncelikle tek başına bu kadar yüksek prodüksiyon kalitesine sahip bir eser ortaya koymuş olması alkışlanası. Tek bir odada geçen bir şeyde ne prodüksiyonundan bahsediyorsun diyebilirsiniz ama her karedeki ışık düzeni, arkaplan her biri enfesti kesinlikle.

Film hakkında yazılan tonlarca değerlendirmede de bahsedildiği gibi izleyicileri, günümüzde biçimlenmekte ve gelişmekte olan parasosyal ilişkileri düşünmeye ve irdelemeye itiyor. İnternetin gelişimi ile hayatımızın birçok yerini kaplayan bu ilişki biçimini birçok farklı örnekle gözler önüne seriyor. Özellikle Welcome to the Internet şarkısı bir şaheser. İnternet ve sosyal medyanın gelişimi ile dünyanın değişimi ve dönüşümü parmağımızın ucundaymış gibi hissetmemiz sağlanıyor. Ancak bu araçlar aşırı stimülasyon ile aslında bizi değiştiriyor ve dönüştürüyor. Her birimiz bir performans öznesine dönüşüyoruz. Bo Burnham’ın Make Happy’de dediği gibi:

Social media… it’s just the market’s answer to a generation that demanded to perform, so the market said, ‘Here, perform. Perform everything to each other, all the time, for no reason.’ It’s prison. It’s horrific. Its performer and audience melded together. What do we want more than to lie in our bed at the end of the day and just watch our life as a satisfied audience member?

Make Happy, Bo Burnham

Inside’ı ve Bo Burnham’ın diğer eserlerini Byung-Chul Han’ın kitaplarının perspektifinden incelediğimizde içinde bulunduğumuz acınası hali daha net bir şekilde kavrıyoruz.

Kendi kendinin girişimcisi olan performans öznesi, emir veren ve sömüren bir başkasına tabi olmadığı ölçüde özgürdür ama gerçekten özgür değildir, çünkü artık kendi iradesiyle kendi kendini sömürmektedir.

Byung-Chul Han

Şu sıralar The Age of Surveillance Capitalism isimli bir kitap okuyorum, bu olaylara ek bir perspektiften yaklaşan bir kitap. İnternet ve sosyal medyanın gelişimi ile nasıl davranışlarımızın yönlendirilmesi ve tahmin edilmesi üzerine çalışılıyor bundan bahsediyor. Son zamanlarda bu konular üzerine çok düşünüyorum ancak hala düşüncelerimi toparlayabilmiş değilim, yazdıklarım dağınık ve kafa karıştırıcıysa üzgünüm. Bu konulardaki yorumlarınızı dinlemek isterim.


Wong Kar-wai’nin Chunking Express’inde iki polis memurunun biten ilişkileri sonrasında ayrılık acısını nasıl yaşadıklarını izliyoruz. Hiç bitmeyecek sanılan bu acının hayatlarına giren insanlar ile nasıl değişip dönüştüğünü görüyoruz. Bu film Koreli bir şairin çok sevdiğim The Visitor isimli şiiri anımsattı bana:

The Visitor

The coming of a person
is, in fact, a tremendous feat.
Because he
comes with his past and present
and
with his future.
Because a person’s whole life comes with him.
Since it is so easily broken
the heart that comes along
would have been broken ― a heart
whose layers the wind will likely be able to trace,
if my heart could mimic that wind
it can become a hospitable place.

<방문객> (“The Visitor”) by Korean poet 정현종

O kadar narin bir şiir ki, her okuduğumda beni o kadar etkiliyor ki. Hepimiz hayatımızda farklı sebepler yüzünden kalp kırıklıkları yaşayabiliyoruz ve kalp kırıklarımızdan geçen rüzgarı taklit edebilen kalplerde samimiyeti hissedebiliyoruz.

Polis memuru 663’ün evindeki her nesne üzerinden yaşadığı duyguları dışavurması çok hoşuma gitti, apartmanını su bastıktan sonra apartmanın ağladığını ifade etmesi, ıslanmış havluyla ve sabunla konuştuğu sahneler çok güzeldi ve anlamlıydı gerçekten.

Son olarak bu filme dair bahsetmem gereken şey elbette California Dreamin’, Faye Wong gibi haftalardır aralıksız dinleyip dans ettiğim bir şarkı oldu.

Mart’ın son gününde yıllardır izleme listemde olan Murat Pay’ın yönetmeni olduğu Dilsiz’i izledim. Film hakkında çok bilgi vermek istemiyorum, çünkü seyir keyfini azaltacağını düşünüyorum. Siz de izledikten sonra üzerine konuşmayı çok isterim tabi. Kesinlikle izlemenizi öneririm, benim ruhumda özel bir yere sahip olan filmlerden biri oldu. Hat sanatı ve tasavvuf ana tematik ögeleri. Çok sevdiğim bir beyiti de içinde barındırıyor:

hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

Şeyh Galip

Ayrıca filmde çalan bu enfes eseri de dinlemenizi öneririm.


Kütüphanemi düzenlemek benim için çok sancılı bir süreç. Kitaplarımı koyacak yeterince alanım olmadığı için kitaplarımın bir kısmını diğer kitaplarımın arkasına koyuyorum ve bu durum aradığım kitapları bulmamı zorlaştırıyor. Buna harika bir çözüm bulan nefis bir uygulama keşfettim ismi HandyLib, telefonunuzda kütüphanenizin aynısını sanal bir şekilde oluşturuyorsunuz. Aslında ben bunu Notion’da yapmaya çalışmıştım ancak kitapları tek tek kaydetmek aşırı zaman alıyordu. Bu uygulamada barkod okuma özelliği var, barkodunu okuttuğunuz kitabı direkt kaydedebiliyorsunuz. Tüm ek bilgileri barkod okuma ile geliyor. Çok çok beğendim, kesinlikle tavsiye ederim.


Elbette bu 3 ayda harika şeyler ördüm. Büyük projelere el attım. İlk başta bir yelek olarak başladığım projem sonrasında bir çantaya dönüştü. Şu sıralar yeni takıntım çiçek örmek. Birbirinden farklı çiçekleri örmeye çalışıyor ve çiçek buketleri oluşturuyorum.

Okula gidiş yolum harika ağaçlarla dolu, o nedenle mevsimlerle doğanın dönüşümünü ilk elden deneyimleme fırsatım oluyor. Martın 2. haftasından itibaren ağaçlar pembe, beyaz harika renklerde çiçeklerle donandı.

Çiçekler demişken twitterda takip ettiğim bir sayfa her ay, o ayın çiçeklerini paylaşıyor. Nisan ayının çiçeklerinden biri de unutma beni çiçekleriymiş ❤ Umarım onları da görebilme imkanım olur.

Jonny Sun’ın harika kitabı Goodbye, again bu 3 ayın favorisi oldu. Uzun zamandır bu kadar rezonans hissettiğim bir yazar okumamıştım. İsminden de anlaşılacağı üzere ayrılıkları irdelediği bir kitap kaleme almış ancak buradaki ayrılık sadece bir insandan ayrılmak anlamında değil bir mekandan, bir işten, bir nesneden ayrılmak gibi genel bir anlamda kaleme alınmış. Yazarın, enfes bir anlatım gücü var. Bu kitaba özel ayrı bir yazı yazmak istiyorum, o nedenle daha uzatmayacağım.

Bir diğer favorim Erdem Bayazıt’ın Kelimenin Dirilişi kitabı oldu. Aslında bu kitap Erdem Bayazıt’ın çeşitli yerlerde yazdığı yazıların bir derlemesi. Şiir dünyasına girmemi sağlayan, aşık olduğum, günlerce aklımdan çıkaramadığım ilk şiir Erdem Bayazıt’ın Karanlık Duvarlar şiiri. O yüzden gönlümde Erdem Bayazıt’ın ayrı bir yeri var. Bu kitap onun zihin dünyasına dair biraz daha bilgi sahibi olmamı sağladı, çok keyifli bir okuma süreciydi.

Susmanın kalesine sığınıyorum

Önümde karanlıktan duvarlar

Sırtımda insan yüklü bir gök var.

Erdem Bayazıt

Okuduğunuz için teşekkür ediyorum, düşünce birliğime katkılarınızı bekliyorum 🖖

Posted In ,

Yorum bırakın