Merhaba tüm organik ve yapay yaşam formları,
Baharlar en sevdiğim mevsimlerdir. Başlangıçlarını büyük bir coşkuyla bekler, doğanın değişimini de itinayla gözlemlerim.
Dünyanın aydınlık sabahlarını yitirdiği Eylül ayının genel bir değerlendirmesini yaptım. Okuduğum, dinlediğim ve düşündüğüm şeyleri derledim. Bolca kitap okuduğum, güzelliğe ve değişime dair uzun soluklu düşüncelere daldığım güzel bir aydı. Yaşarken çok keyif aldım, umarım okurken sizler de keyif alırsınız.
Müzik dinlemediğim tek bir gün yok, bu da müziğin hayatımda önemli bir yer kaplamasına neden oluyor. Dinlediğim şarkılar düşüncelerimi, günümü etkiliyor ve yönlendiriyor. Aynı zamanda bu eseri ortaya koyan sanatçı ile düşünce birliği oluşturma ve onun dünyaya sunduğu hikayeyi dinleme fırsatı yakalıyorum. Zamanım, ruhum ve zihnim üzerinde böyle büyük bir etkisi olduğu için yeni şarkı keşifleri yapmak, beğendiğim şarkıları neden beğendiğimin analizini yapmak kendi hissettiklerimi daha iyi anlamamı sağlıyor. Bu nedenle bu ayı analiz ederken dinlediklerime de göz attım.
23 Eylül’de Tamino’nun Sahar albümünün çıkması ile Tamino en çok dinlediğim sanatçılar listesinde ilk sıraya yerleşti. Albümden en çok dinlediğim şarkılar Cinnamon ve Sunflower oldu. Şarkılara bayıldım, şarkıların ismini aldığı şeyleri de çok severim zaten ❤️ Albüm yayınlanmadan önce yayınlanmış Fascination, The First Disciple ve You Don’t Own Me, harika bir albümün geleceğinin sinyallerini vermişti. Albümdeki favorim ise melodisi, sözleri, klibi, beni ittiği düşünce sarmalları ile The First Disciple oldu. Tamino ile yapılan bir röportajda, Tamino’nun albümü nasıl tasvir ettiğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Eğer aradığınız böyle bir şey ise kesinlikle dinlemenizi öneririm:
If I envision the album, it’s like a storm has passed and you’re in the aftermath of that, and you’re reflecting on what happened. You don’t even know what happened, but something happened. There are dust particles in the air, which I really think I can hear. In the record, there’s a lot of noise interweaved between the songs. For me, visually, that’s like the air between is not clear. There’s stuff, there’s an aftermath. Something happened. I think it’s an album that makes you think. It makes you reflect.
Bunların dışında en çok dinlediğim şarkılar Tim Riehm’dan You’re Star , Francis Karel’den Like All My Friends ve Dafna’dan Submerge oldu. Bu dönem yaşadığım zihinsel çelişkiler dinlediğim şarkılardan taşmışlar. Siz de şarkıları dinleyip bu ay üzerine düşündüğüm şeyleri okursanız ne demek istediğimi çok net anlayacaksınız.
Eserlerini çok sevdiğim sanatçılardan biri olan Büşra Kayıkçı’nın enfes bir röportajını dinledim. Hayatını yaşayış şeklindeki ve eserlerindeki dinginlik bana da sirayet etti. 5. sınıf ve TUS derslerinin başlaması ile hızlanan hayatımda güzel bir yavaşlama hatırlatıcısı oldu.
Bu ay bol bol kitap okudum, bu aydan keyif almamdaki etkenlerden biri de buydu. 11 kitap okudum, 4 tane sesli kitap dinledim. Okuduğum tüm kitaplara goodreads’ten ulaşabilirsiniz. Okuduğum bazı kitaplardan ve zihnimde yol açtıkları düşünce sarmallarından bahsetmek istiyorum.
Edgar Allan Poe’dan Kuyu ve Sarkaç, Andre Gide’den Dar Kapı ve Pastoral Senfoni, Sadık Hidayet’ten Kör Baykuş kitaplarını sesli bir şekilde dinledim. Buna dikkat etmeden seçmişim ancak 4 kitap da tasvir, benzetme ve tanımlamalardan çok zengindi. Bu sayede hikayeleri daha güçlü ve ayrıntılı bir şekilde zihnimde canlandırabildim ve çok keyif aldım. Geri dönüp baktığımda dinlediğim kitapları zihnimde canlandırdığım olaylar üzerinden hatırlarken, okuduğum kitapları olayları yaşayan insanların düşünceleri üzerinden hatırladığımı fark ettim. Bu durum sesli kitaplar ve okuduğumuz kitapların zihnimiz üzerindeki etkisi ve hangi bölgeleri aktive ettiği konusundaki farklılıkları merak etmeme neden oldu. Uzun soluklu bir araştırma yapmadım ancak aradığım konuda pek bir şeye ulaşamadım. Eğer bu konu üzerine herhangi bir fikriniz varsa severek dinlerim.
Kör Baykuş kitabını fiziksel olarak da okumayı planlıyorum çünkü düşünsel açıdan incelenmesi ve irdelenmesi gereken birçok öge içeriyordu. Dinlemesi çok ilginç bir deneyimdi. Kitap bittiğinde sanki garip bir düşten uyanmış gibiydim.
İthaki Japon Klasiklerini çıkarmaya başladı, elbette ben de hemen alıp okumaya başladım. Bu ay okuduğum 3 kitap Japon yazarlardandı. Japon edebiyatının çok garip bir tadı var, okuduğum diğer ülkelerin kitaplarından çok daha melankolik, intihara meyilli ve gizemliler. Duygular, düşünceler, her şey dolaylı yollarla aktarılıyor okuyucuya, hiçbir mesaj direkt verilmiyor. Bu nedenle okuduktan sonra ek bir analiz ve irdeleme gereksinimi duyuyorsunuz.
Bu ayki favori kitabım Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde isimli, hikayelerden oluşan kitabı. Yazarın dili kullanışına, hikayelerindeki garip ögeler ve olaylar dizisine, en çok da çarpıcı sonlarına bayıldım. Diğer kitaplarını da kesinlikle okuyacağım. Engin Bey aynı zamanda bir doktor, bunu öğrenmek kitap yazma hayalimi güçlendirdi.
Bitirdiğim her kitap hakkında düşündüklerimi Notion’a geçiriyordum ancak kitabı okuyuş sürecinde neler düşündüğüm ve hissettiğimi kaydetmiyordum. Bunu da yapabilmek için okuma günlüğü tutmaya başladım. Her gün kitap okuyorum ve her akşam o gün okuduğum kitaplar hakkında düşündüklerimi yazıyorum. Bu günlük sayesinde kitapları daha büyük bir dikkatle okuyorum. Bu durum, kitaplara dair daha çok düşünme zamanı oluşturduğu için kitaplardan yaptığım çıkarımların daha da derinleşmesini sağladı. Bu günlükleri kitap analizi şeklinde değil de kitaplar hakkında düşüncelerimi, bana hissettirdiklerini kaydettiğim bir ortam olarak kullanıyorum. Bu yıl 70 kitap okudum ve yılda 100 kitap okuma hayalimi gerçekleştirebilmek için bolca kitap okumaya devam ediyorum. Kitapları sırf 100 sayısına ulaşmak için hızla okuyup bitirme gafletine düşmemek için kitapları daha çok özümseyip irdeleyeceğim böyle yöntemler oluşturuyorum kendime.
Bu ay Mesail dergisini keşfettim ve Yorgunluk toplumu sayısına okumaya başladım. Enfes bir dergi, enfes yazılar içeriyor. Sahaflardan Süpermarketlere: Okuma Biçimleri ve Kitap Kültüründe Değişim yazısı özellikle kendi üzerime alacağım eleştiriler içerdiği için çok hoşuma gitti, göz atmanızı öneririm.
Sesli kitaplarımı dinlerken 2 tane çanta ve bir tane balıkçı şapkası ördüm. Şapkayı örerken kendimi Sophie Hatter gibi hissettim.

Son zamanlarda güzellik üzerine bolca düşünüyorum. Düşündüğüm güzellik kavramı popüler kültürün devamlı dayattığı ve obsesyon haline getirmemizi istediği güzellik algıları hakkında değil. Estetik anlamda güzellik nedir, güzel nedir? Doğada, kuşlarda, böceklerde, insanların oluşturduğu eserlerde bizi kendi içine alıp sürükleyen, tanımlayıp tarif edemediğimiz hisleri deneyimlememizi sağlayan güzellik nedir? Gözlerimizi yaşartan, ruhumuzu kıpır kıpır eden güzellik nedir? Bu düşüncelerim ve sorularım uzun zamandır izlemek istediğim Columbus filmini izlemem ile zirveye ulaştı. Filmin bana hissettirdikleri hakkında kelimelerim kifayetsiz kalıyor. Beni büyüledi, düşünceden düşünceye sürükledi. Bu ne kadar enfes bir sinematografidir, her yeni sahnede kendimden geçip büyüleniyordum, sahnelerin göz kamaştırıcılığından karakterlerin diyaloglarını kaçırıp yeniden izlediğim birkaç sahne oldu. Mimari yapıları odağına alıp 2 kişinin hayatta yaşadığı sorunları, yalnızlıklarını ve yaşadıkları mekanlar ile ruhları arasındaki sınırın belirsizliğini hissettiğimiz enfes bir filmdi. Şu mükemmel sahneyi izleyin lütfen.
Filmi izlerken Richard Linklater ve Before serisini anımsadım çoğu yerde, sahnelerin benzerliğinden çok verdiği hislerin benzerliği bu anımsamaya yol açtı. Sonrasında filmin yazar ve yönetmeni olan Kogonada’yı araştırmam ile onun Richard Linklater’ın filmleri üzerine bir kısa film yaptığını öğrendim. Kogonada ile aramda olan düşünce birliği filmin görünen kısmının ardında daha güzel şeyleri kavramamı sağlamıştı. Sanki filminin içine işlediği gizli bir anlam vardı, ben de bu alfabeyi bildiğimden şifreyi çözebilmiştim. Düşünce birliklerinin sağladığı güçlü bağ buradan da anlaşılıyor aslında. Bu bağı şuna benzetiyorum biraz da, komik bir örnek olacak ancak örgü öğrenmeyi öğrenmem ile birlikte benim için dünyayı anlamlandırmaya yarayan yeni bir algı kapısı, yeni bir bakış açısı ortaya çıkmış oldu. Önceleri örgü işi olan atkıları, çantaları görünce bana güzel ve estetik görünmeleri dışında bir şey ifade etmiyor oluyorlardı. Şimdi ise bu örgü stilinin nasıl yapıldığını bildiğim için yapılma sürecini, nasıl bir ipin kullanıldığını da anlamlandırabiliyorum. Görünenin ardındakine ulaşmak için yeni bir bakış kazanmış oldum. Bu dünyadaki her şeyde geçerli, aynı süreci kodlama yaparken de yaşıyorum. Her gün kullandığım uygulamalar, cihazlar bambaşka bir anlam kazanıyor gözümde. Bilgiye özellikle de dünyayı, evreni, hayatı daha da anlamlandırmamı sağlayan bilgilere hayranım ❤️
Güzellik konusunda okumalar yapmaya devam ediyorum, belki ilerleyen zamanda bunun hakkında bir yazı yazabilirim. Sizlerin de düşünce birliğime katkılarınızı bekliyorum.
Eylül’ün son günlerinde düşünmeye başladığım ve hala zihnimi kurcalayan konu ise değişim ve dönüşüm. Birkaç yıl öncesinde olduğum insandan çok farklı biriyim. Düşüncelerim farklı, davranışlarım farklı, olaylara tepkilerim farklı. Öğrenmek istediğim, deneyimlemek istediğim şeyler farklı. Bu durum ruhumda bir karmaşaya sebep oluyor. Asla yapmam dediğim şeyleri yaparken buluyorum kendimi ve bunları yapıyor olmaktan memnunum. Yakın zamanda okuduğum bir kitapta yazarın “mindset(zihniyet)” kavramı üzerine söyledikleri geliyor aklıma.
I don’t want my mind to be set, successfully or otherwise. I want it to be porous, pliable, persuadable – even if that means sometimes seeming half-hearted or irresolute.
If You Should Fail – Joe Moran
Sanırım hayatımın bu döneminde zihnimin gözenekli ve esnek olmasından memnunum.
Yavaş yavaş kazandığım ve geçmişteki Aechlere gururla söyleyebileceğim değişim ise artık bir karar verirken aklıma ilk gelen düşünce başkaları ne der veya ne yapardı acaba değil, sen ne istiyorsun, sen neyin doğru olduğunu hissediyorsun soruları oluyor. Bu değişimin ana dönüştürücüsü, verdiğim kararların sonuçları başarısızlık olsa bile bunu kabullenebilmem ile oldu. Toplumun, popüler kültür ve küreselleşme dayatması altında ezilen ruhum başarısızlığı kabullenmem ile özgürlüğüne kavuştu. Nurettin Topçu’nun dediği gibi “Mesuliyetimiz, hürriyetimizin kaynağıdır.”
Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ediyorum, düşünce birliğime katkılarınızı merakla bekliyorum🖖
Yorum bırakın